Tangadan Fark Yaratan Bilkent'li.

Bir açık artırma sitesinde 31 YTL fiyatla satışa konan bir tanga 5 saat içinde 1.250 YTL edecek değeri bulur mu? Hatta 50 bin YTL veren çıkar mı? Açık artırmanın olduğu sayfa üç gün içinde 85 bin ziyaretçi çeker mi? Ve bu daha sonra da gazetelerde, radyolarda ve internette gündem olur mu?

Olur. Hem de nasıl...

10 gün önce Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi'nde okuyan bir öğrenciden mail aldım. Şunları söylüyordu;

"Bir gün kendi kendime, kendim için nasıl bir fark yaratabilirim, bunu nasıl ispatlayabilirim diye düşündüm. Amacım sadece ileride CV'me yazabilecegim birşey yapmaktı. Mülakatlarda 'Neden sizinle calışalım?', 'Yaratıcı mısınız?' gibi sorulara cevap verecek bir şeyleri yine üniversite hayatımda yaptıklarımla göstermek istedim.

Ve aklıma 'kullanılmış bir tangayı' satışa çıkarmak geldi. Daha önce Türkiye'de yapılmamış birşeydi ve ünlü olmayan birinin tangasına hazırladığım pazarlama stratejisiyle ilgi çekebilir miyim diye düşündüm."

Mail'inin geri kalan kısmında da bu stratejinin ileride hedeflediği faydayı sağlayacak biçimde şekillendirilmesi konusunda akıl danışıyordu.

Mütevazi yaklaşımı, samimiyeti ve tabii daha önemlisi "fark yaratma" odaklı düşünce şekli hoşuma gittiği için konuşmaya başladık. Beni en çok etkileyen yanı ise - fikirlerini sadece etrafta konuşmak yerine - uygulama cesareti göstermiş olmasıydı. Hem de henüz daha sadece 21 yaşında olmasına rağmen.

Daha sonra tanıdıkça gördüm ki; bu genç adamın beyninin çalışma şekli, yaratıcılığı, cesareti ve girişimci ruhu herkese ilham verecek türden. O zaman bu paylaşılmalıydı; ben de öyle yapmaya karar verdim.

Düşünce şekli ve yaptıklarıyla hayatında fark yaratmış kişileri konuk etmeye çalıştığım 20 Soruluk Söyleşiler'de onun da yer alması doğal bir sonuç oldu.

Olası önyargıların geleceğini olumsuz etkilemesinden çekindiği için açık ismi yerine 'PG'yi kullanıyor. Pazarlama adına yaratıcılığını test ettiği bu projenin, ahlak ve etik anlamda yanlış anlaşılma ve suistimal edilme riski var gerçekten. Az sayıda da olsa çıkan bazı yorumlar bu yönde olmuş bile. Ayrıca “Böylesi daha keyifli” diyor. “Bazı tanıdıklarım gelip bana ‘ya duydun mu tanga olayını?’ diye anlatıyor. Onları dinlerken ve hiç bilmiyormuşçasına sorular sorarken çok eğleniyorum. Daha bilgece geliyor gizli kalmak”. (Peki neden 'PG'? İsminin baş harfleri olmadığını söyleyebilirim!)

Google’dan masumane bir tanga fotoğrafı... İçinde çok ironi taşıyan bir ilan metni... İmajı yanlışta olsa ilgi uyandıracak ve insanların dikkatini çekecek bir şey...” Üniversite öğrencilerinin yaptıkları dikkat çekiyor, o zaman onu kullanmak lazım...” diyor PG: “Kendi üniversitemin o dışarıdaki paralı tikiler imajı bu iş için çok uygundu. Herkes içerideki öğrencilerin çok paralı, servetini ortaya saçan, gerizekalı ordusu ve kızlarının ise hepsinin güzel olduğunu düşünüyor ama sonuçta hepsi yanlış. Ben de bunu alıp, popüler ve seksi ama parasını bitirmiş bir kızın tangasını satarak okuma yakarışı haline getirdim. Hani eskilerin ‘seni okutmak için gömleğimi bile satarım’ sözünü aldım ‘okumak için tangamı satıyorum’ modeline getirdim. Ama yetmezdi, kendisi hakkında konuşulmasını sağlayacak bir kaç şey daha koymalıydım. Bu biraz da abartı olmalıydı, o yüzden giyilmiş halde kargoya verilmeli ve şu sıcak yaz günlerinde absürd bir şekilde iki gün giyilmeliydi”.

Bu şekilde ilan metnini hazırlamış ve özellikle de bunu erkek iç çamaşırı reyonuna koymuş. GittiGidiyor'da açık artırma fiyatını “31 YTL”den açarak espri anlayışını da bizlerle paylaşmış! Kulaktan kulağa olması için ise ince eleyip sık dokumuş. Reklam stratejisi için de “MSNden sadece bir arkadaşa 'bak bir forumda ne buldum' diye ilan sayfasının url’sini yolladım. Onun başkalarına yayacağını adım gibi biliyordum. Daha sonra ise çok az kişinin girdiği bir forum sayfasına ‘Bakın ilginç bir şey buldum’ diye ilanı post ettim”.

Bundan sonra da “sabah ola hayrola” diyerek gidip uyumuş. Ertesi sabahı ise şöyle anlatıyor: “Sabah uyandım, ilk iş olarak ilan sayfasına baktım. İlan sayfasına 10 bin küsür kişi bakmıştı ve verilen fiyat 100 YTL idi. Fiyat azar azar ama sürekli artıyordu ve dakikada 500 insan sayfaya bakıyordu. Ekşi Sözlük’ü açar açmaz sol frame’de ‘Bilkentliden kullanılmış tanga’ başlığında bu konu hakkında harıl harıl entry girildiğini de gördüm. Bir anda düşündüğüm şey olmuş, kendi kendisinin reklamını yapar hale gelmişti ilan. Ben duyurmak için hiç uğraşmadım.” Sonra bir sürü forumda bu konunun tartışıldığını görmüş ve fark etmiş ki bu ilan bir şeye de çok iyi dikkat çekmiş: “Cinsel açlığa!”

Evet, cinsellik ilgi çeker ama burada cinsellikten öte şeyler var. Ortada en çok satan tüm gazetelerin arka kapağında gördüğümüz seksi kız resmi yok, ancak bu ülkedeki fetişistleri de unutmamak gerek.

Yine de, satıcısının kız olduğundan bile emin olunmayan tangaya bu kadar talep olması ilginç. Fiyat birkaç saat içinde ciddi bir teklif olan 1.250 YTL’yi buluyor. O zamana kadar talep eden kişi sayısı 32. Ondan sonra ise birkaç kişinin 50 bin YTL teklif vermesiyle iş çığırından çıkıyor ve site açık artırmayı durdurma kararı alıyor. Açık artırmanın durdurulmasına rağmen ilk üç günde 85 bin ziyaretçi incelemiş ilan sayfasını. Bu arada medyada patladı olay. Bazı okuyucular olayı dejenere olmakla suçlarlarken bazıları da yaratıcı bulmuştu.

Şimdi bundan sonrasının planını hazırlamış. Erkek olduğunu ilk günden beridir açıklamak aklındaymış. Ama ilanın etkili olması için Hürriyet’te çıkacak habere kadar saklamış erkek olduğunu. "Bu sırada her yerden röportaj teklifleri geliyordu; onlara erkek olduğumu açıklayınca daha da ilgilerini çekti" diyor. Zaten erkek olduğu öğrenilince bu olayın bir kat daha ilgi çekeceğini ve hafızalarda daha çok yer edeceğini planlamış. Sonrasında Esquire ve Hürriyet gazetesiyle anlaşmış. İsim ve yüz çıkmadan röportaj verme konusunda anlaşmışlar.

Bu arada bunun sürekliliğini sağlamak için bir yöntem düşünmüş: “Evet bu tarz şeyler ilgi çeker ve kendinden bahsettirir. Ama ben bunu başından beridir bir pazarlama projesi olarak düşündüğüm için bunu sadece burada bırakamazdım. Yani bu tarz haberler sabun köpüğü gibidir ve hemen unutulur. Bana göre pazarlama dikkat çektiği halde bunu satışlara yansıtmıyorsa, o kadar başarılı değildir. O yüzden tangayı değil ama başka bir şeyi satışa dönüştürebilir miyim diye düşündüm. Para kazanmak ya da ucuz yoldan köşeyi dönmek gibi bir gayem yoktu. Sadece bunu da iyi yönetebildiğimi kanıtlamak istedim” diyor.

“Ne kadar kopya olsa da aklıma ilk olarak Alex’in yaptığı piksel satışı geldi. Burada şu noktada kendi öz eleştirimi yaparak daha yaratıcı bir şey bulabilirdim diye düşünüyorum. Ama insanlar o zaman bu ilanı da para kazanmak için verdiğimi sanacaklardı. Fakat bu aslında bir kabiliyet testinden başka bir şey değil. O yüzden sadece pazarlamanın satışa dönüşmüş halini de göstermesi ve kanıtlaması açısından kare satışı mantıklıydı. Beklediğim kadar da satış oldu ve bu pazarlama-satış olayını kanıtlamaya yetti. Zaten kopya bir siteyle daha fazlasının kazanılmayacağını biliyordum.”

Cinsel açlık konusuna dönüyor tekrar: “Garip olan; ben Türkiye’de hep halı altına süpürülen bir şeyi de açığa çıkardım. Bir tanga parçasına 1.250 YTL teklif etmek ne demek! Hadi onu geçelim, site açık artırmayı durduktan sonra insanlar site üstünden mesajlarla tangaya talip olmaya devam etti. Hatta bazıları ahlaksız tekliflerle bile geldi. Hani cidden niyetiniz tanga satmak olsa orada alacak çok aç insan var. Sonuçta bir tanga nedir ki?! Acınacak halde hepsi” diyor.

Blog’unda da bunlardan bahsederken bu tanga ilanını bir ‘tangalı mor inek’ olarak görüyor. Bunun dejenere olmakla alakası olmadığını da söylüyor: "Televizyonda ve bir çok yerde zaten bu imajların birbirine kaynaşması olan bir şey. Tarkan’a kola içirmekten veya seksi bir kıza dondurma yalatmaktan farkı yok bunun."

Şimdi gelin; çıkış amacı "fark yaratma" konusunda kendini sınamak ve aynı zamanda mezun olduğunda CV'sine okurken gerçekleştirdiği yaratıcı projelerini yazabilmek olan bu 21 yaşındaki öğrencinin 'tanga'dan çıkardığı pazarlama derslerini kendi ağzından dinleyelim:

- İçinde cinsellik taşıyan herşey ilgi çeker. Bu bir bez parçası bile olsa, çağrışımı yetiyor.
- Kulaktan kulağa iletişim stratejisini baştan belirleyip yönetmek önemli. Yapılan iş kendi başına arkadaş sohbetlerine girebilmeli.
- İnternet; fikirlerin virus gibi yayılmasını sağlayan en hızlı buluş.
- Üniversite öğrencilerinin yaptıkları herhangi bir kişinin yaptığından daha fazla dikkat çekebiliyor.
- Ürünün içinde ironiler taşıması kendisinden bahsedilmesi için bulunmaz bir nimet.
- Ürün veya pazarlama stratejisi insanların kendi hayat görüşlerini, ahlak anlayışlarını, ideallerini dışarı vurmalarını sağlayacak bir zemin sağlarsa daha çok dikkat çekiyor.
- Taklitler orjinalleri yaşatır. Tanga ilanından sonra buna benzer bir sürü ilan çıktı ama hiç biri tam manasıyla bakılmadı, konuşulmadı.
- Gizem her zaman ilgi çeker. Eğer o ilanı gerçekte bir kız verseydi ve tüm cesaretiyle resmini oraya koysaydı aynı düzeyde ilgi göremezdi. Çünkü o tangayı satanı hayal eden kişiler kesinlikle hayallerinin kadınını gözlerinin önüne getiriyorlar.
- Gittigidiyor sitesi kesinlikle fırsatları değerlendirme kapasitesine sahip değil. Satışı durdurmaktan ziyade satışı çok yüksek paralar vererek engellemeye çalışanları durdursaydı, hem daha çok dikkat çeker hem de kendi isminden daha çok bahsettirirdi. Şimdi televizyon reklamlarında onca ürünün içinde bir tanga fotoğrafı olsa, onlar için daha faydalı olur.
- Forward mesajların gücüne inanmak gerek. İnsanlar arkadaşlarından gelen bu tarz mesajları daha ilgiyle ve fikri satın alarak okuyor.

İşte bunlar 21 yaşındaki bir öğrencinin bu sınavdan aldığı dersler.

Türkiye'de yaşı ve deneyimleriyle kendisinden kat ve kat daha fazla profesyonel pazarlama uzmanlarının, yöneticilerinin, girişimcilerin, hatta danışmanların durup şu sorulara kendileri için cevap aramaları gerekli.

Ben 21 yaşında; henüz okurken;

- Derslerde istenen hayali projelerin dışında hayata geçirdiğim neler oldu?
- Kendi geleceğimi yine kendim yönetebilmek adına neler yaptım?
- 'Benzerlerimden farklıyım' söylemini ne kadar söylem ötesine taşıyabildim?
- Öngörü, stratejik düşünme, planlama, risk alma, uygulama alanlarında nasıl bir düşünce sistemine sahiptim?

Hatta; geçtim o yaşları; bugün bile sahip olduğum yaş, deneyim, konum ve yetki olarak bu alanlarda neredeyim?

"Ben sevdim bu genci, biraz daha yakından tanımak isterim" derseniz, işte 20 Soruluk Söyleşiler'de verdiği cevaplar:


9 Temmuz 2006


1. Herhangi bir kişinin en favori insanı mısın? Neden?

Şuan da birilerinin favorisi olduğumu sanmıyorum. Büyük işler yapacağıma da inancım sonsuz, o yüzden ilerde birilerinin favorisi olur muyum bilmiyorum. Ama olmak isterim tabii ki.

2. Şu anda yaptığın işin dışında (hayattaki tüm işler kanuni olsaydı) ne iş yapmak isterdin?

Şuan da öğrencilik yapıyorum. Öğrenmekten çok zevk alıyorum ama öğrenciliği pek sevmiyorum. İlerde çalışmak istediğim ana işin dışında yapmak istediklerimde var. Yalnız her şeyi bir kenara bırak ve tekrar hayata başla ve bir meslek seç deseler sanırım yönetmen olmak isterdim. Sinemanın büyüsüne ve artık tüm sanatları içine aldığına inanıyorum. Bir de insanları belli duygulara kanalize etmeye çok yetenekli bir alan. Duyuyorsun, görüyorsun ve hatta yönetmenin yeteneğine göre o karakterlerde yaşıyorsun.

3. Yalan söylemenin sence uygun olduğu durumlar nelerdir? Beyaz yalan söyler misin, ne söylersin?

Bana birisi ben beyaz yalan söylemem derse ona inanmam işte. Samimi bulmam. Büyük yalan söylemeyi sevmem ama beyaz yalanlara karşı değilim. Onları da yerinde kullanmak lazım. Gerçi son tanga ilanında etkili olsun diye büyük bir beyaz yalan söyledim =) Beyaz yalana ben birinin kalbini kırmak istemiyorsam ve gerçek onu sebepsiz yere çok incitecekse başvururum. Ama ileriki zamanda o iş geçtiğinde ve doğruyu söylemek eskisi kadar etkisini göstermeyecekse o kişiye bunu anlatırım, en azından aklımda kalmışsa bu.

4. En son "… özelliğinden dolayı senle gurur duyuyorum" lafını kime söyledin? Hangi özellikti o?

Çok sevdiğim birkaç dostuma sohbetlerimizin birinde (artık o kadar keyif alıyordum ki hayatımda olmasından) “Seninle tanıştığım güne ve seninle bu noktaya gelmemize vesile olmuş herşeye şükürler olsun” demişimdir. Bunu en son çok yakın bir arkadaşıma söyledim. Olayları algılayış biçimi ve beni anlaması hoşuma gitmişti. İnsanlara hak ettikleri ilgiyi ve sevgiyi göstermekten çekinmiyorum. Bunu sözlerimle de desteklerim. Ama çok sevdiğim ve beni samimi bulduğuna inandığım bir arkadaşım hoşuma gitmeyecek bir davranışta bulunduysa da “Şu davranışına gıcık oldum, biliyor musun?” derim.

5. Aynı lafı en son sen ne zaman duydun? Hangi özelliğindi göklere çıkartılan?

Tanga olayını bilen bir dostum “Oğlum helal olsun sana, çığır açtın! Durdun durdun, turnayı gözünden vurdun! Bekliyordum zaten ben böyle bir şey demişti”. Bu tavrı doğruyu söylemek gerekirse çok hoşuma gitmişti.

6. Yaşayamadığın için pişmanlık duyduğun ne var?

Mesela geçen hafta kankamla tatile gitmediğime yanarım şu birkaç günde. Adamlar çok eğleniyor yahu orada şimdi :) Onun dışında bir de genel olarak pişmanlık duyduğum, yurt dışında yaşadığım süre de oradan daha çok faydalanabilirdim eve tıkılmak yerine. Ayrıca tüm Avrupa’yı gezerken bir seyahatname yazabilir ve şimdilerde onu birkaç yayın evine verebilirdim. Ama içinde “ne gördüm?”den çok gördüklerimi nasıl algıladım, ben de uyandırdığı şeyler neler, onları yazabilirdim. Çünkü çoğu olayı ve nesneyi çoğunluktan farklı gördüğüme inanıyorum.

7. Lisedeki takma adın neydi? Adını sevmiş miydin?

Lisede takma adım yoktu. Takana takardım çünkü (Türkçe çok esnek bir dil, nereye çekersen =) Ama kısaltma kullanırlardı çağırmak için beni. Sevmezdim mis gibi adım dururken. Yalnız ortaokulda spor konusundaki beceriksizliğim yüzünden çok dalga geçildi benimle. Napıyım kardeşim oynayamıyorum basket, futbol.

8. Bir okul yaptırsan adını ne koyarsın? Neden?

İlerde çok para kazanırsam üniversite mantığında olan ama sadece İş İdaresi konusunda eğitim veren bir okul açmayı çok istiyorum. Üniversiteden sonra insanların master gibi okuyabileceği ama sınav yerine direk olarak istek ve genel beceriyle çok sınırlı sayıda öğrenci alan bir yer hayalim var. Hap bilgiden ziyade yaşayarak ve tecrübe ederek tamamen hayali şirketler üzerinden simülasyon programlarıyla eğitim aldıkları ve yeteneklerini sınama imkanı buldukları bir okul. Öğrencileri de mümkünse farklı insanlardan seçmek gibi bir isteğim var. Adını düşünmedim ama isimsiz de olabilir, isteyen istediğini koyar ki bu da onu sahiplenmelerini sağlar.

9. Ulaşamadığın biri ile tanışıp sohbet etme olanağın olsaydı bu kim olurdu? Ondan neler öğrenmek isterdin?

Daha eskilerden beridir karikatür, resim çiziyorum.Michelangelo’yla tanışmak ve elini öpmek isterdim. Leo’yu da seviyorum ama bu kadar çok insanın ona ilgi duyması bendeki ilgiyi ona karşı azalttı. Şımarırdı yaşasaydı adam =)
Johnny Depp’le arkadaş olmayı, Okan Bayülgen’le de rakı sofrasında muhabbet etmeyi çok isterim. Adamın kültürü ve zekası beni cezbediyor.
Bill Gates’le de mümkünse bir tartışma programına katılıp birbirinden gıcık sorularımla onun yüzünü kızartmak isterdim.
Steve Jobs’ı da Standford Üniversitesi’nde 2005 yılı mezunlarına yaptığı konuşmadan dolayı da tebrik etmek isterdim, yüzyüze.

10. Yaptığı işte mutlu ve aynı zamanda başarılı olan birisini tanıyor musun? Onu örnek olarak alıyor musun?

Daha öyle bir insan tanımadım. Kime dokunsam işi konusunda bin ah işitiyorum. Ama umarım tanırım. Şu aralarda zaten tek istediğim hem başarılı hem de mutlu olabileceğim bir işe sahip olmak ve gelecekte yataktan kalktığımda işime koşar adımlarla gidebilmek.

Yani bu soruyu ileride çevremdeki birisine sorarsan beni örnek göstersin yeter.

11. Hiçkimsenin göremediği bir özelliğin var mı? Varsa neden bugüne kadar gizli kaldı?

Ben karşımdakinin düşüncelerini okuyan bir mutantım. Kimse bilmez bunu mesela :)

Şaka bir yana olayları garip bir şekilde bütünüyle görüyorum sanırım. Mesela bir insanın bir şeyi yaptığını gördüğümde onun tüm duygularını birkaç salise içinde içimde hissediyorum. Bu çok nadir oluyor ama olduğu zamanda çok güçlü oluyor. Bunu kelimelerle ifade etmek çok zor ama bunu hiç unutmadığım bir örnekle pekiştireyim:

Yurtdışında yaşadığım sırada bir McDonald’s'da yemek yemiştim ve çıkarken kenardaki bir masada bir babayla oğlunu gördüm. Çocuğun önünde o bir euroluk hamburgerlerden tek bir tane vardı ve baba sanıyorum ki oğlunu mutlu etmek için cebindeki son parayla oğluna bu hamburgeri almıştı. Ama çocuk hayatında ilk kez öyle bir yerde yemek yiyordu ve babası oğluna kağıtta kalan ketçabı da yalatıyordu. O an için o gördüğüm şey ve babanın çocuğunun büyük boy menü isteğini ancak bir hamburgerle yerine getirme çabası beni çok üzmüştü. Eve, çevremdeki insanlara çaktırmamaya çalışarak ağlayarak dönmüştüm. Bunun gibi yaşadığım çok olay var.

12. Seni en çok ne kızdırıyor? Bu kızgınlıkla baş edebiliyor musun? Edemiyorsan, neden?

Kızdığım çok şey var. Beni en çok özellikle Türklerdeki atalet duygusu kızdırıyor. Bir de insanların daha denemeden ben yapamam, ben edemem olayı beni çileden çıkarıyor. Sürekli yıkıcı eleştirilerde samimi gelmiyor bana. Madem öyle daha iyisini yapmaya çalış sen de. Ama hayatında hiç bir şeyi başaramadan gelip de beni haksız yere eleştirme.

Biraz mükemmelliyetçiyim ve çok heyecanlıyım. Bir konunun üzerine düştüğümde heyecandan her şey hemen olsun, bitsin istiyorum ve o işi beraber yaptığım insanlardan aynı şeyi göremeyince çok kızıyorum.

Okul projelerindeki ‘free-rider’ dediğimiz, hiç iş yapmadan projede iş yapıyor gibi görünenlere ve sonunda herkesle aynı notu alanlara da çok kızarım. Bu kızgınlıkla baş etmek için susmaya çalışıyorum ama bu çok zor oluyor.

13. Bugüne kadar yaşadığın en büyük hayal kırıklığın ne? Tekrar yaşama ihtimalin var mı?

En büyük hayal kırıklığım yok çok şükür. Ama yaşadığım bir tanesi şimdilik büyük duruyor. Eski kız arkadaşım bana büyük bir yalan söylemişti. Aylarca o yalanı yaşadım, öğrendiğim zaman ise ciddi anlamda yıkılmıştım.

14. Hangi markalar sinirlerini bozuyor? Neden?

Sunduklarından daha fazlasına fiyat biçen markalar genellikle sinirimi bozuyor. Bir de müşteri hizmetleri iyi işlemeyen, “sattım, dönüşü yok bu işin” tarzı çalışan şirketlere uyuzum. Gerçi onlara ne kadar "marka" denir bilemiyorum. Ama onun dışında Telsim’e karşı bir antipatim var mesela. Cem Uzan’dan önce de vardı bu ve bana göre o şirketi bana sevdirecek olan pazarlama uzmanı/imaj maker gerçek bir dahi olur.

15. Hangi markalara tutkunsun?

Marka tutkum yok. Yaşıtlarıma göre de ben de hoşuma giden en önemli şeylerden birisi de bu sanırım. Seversem bir şeyi alırım ama baba parasıyla şu markaya tutkunum demem. Diyen yaşıtlarımı da komik ve gereksiz buluyorum zira kendi kazandığın parayla aynı şeyleri alabilecek misin de şimdi kendini böyle şartlandırıyorsun.

Babamın bana verdiği en büyük öğütlerden birisi de bu olmuştur: “Eğer benim sana sağladığım imkanları sen kendine ve ailene sağlayamazsan, yani daha azını elde edersen çok mutsuz olursun. Aynı kalırsan da mutlu olmazsın. Mutlu ve huzurlu olabilmen için beni imkanlar dahilinde geçmek zorundasın”. İşte bu noktada kendime diyorum ki, eğer şimdi babamın parasıyla en iyilerini arzularsam ilerde ne ile mutlu olacağım? Tabii ki insan hep en iyisini ister, ilerde kendi paramı kazanınca kendi paramla belki bazı markaları sahiplenebilirim ama şimdi bu hoşuma gitmiyor.

Fakat onun dışında internette tutkun olduğum markalar var. Mesela Google’a hayranım. İleride yapacaklarını düşündüğümde heyecanlanıyorum. Microsoft’un da yakında pabucunu dama atacağına inanıyorum (bkz: Google Spreadsheets). Ekşi Sözlük’ü yazar olmasam da okuyucu olarak çok doyurucu buluyorum. Son zamanlarda bazı yazarlar konsepti çok bozsalar da ilk başvuru kaynaklarımdan birisi.

İnternet dışında da şimdi aklıma gelen IKEA’yı söyleyebilirim. İlerde evimi IKEA’dan döşemek gibi bir düşüncem var.

16. On sene sonraki hayatında bugünden farklı neler olacak?

Belki bir çocuğum olur. Adı bile hazır şimdiden. Ama evli olur muyum bilmiyorum (evlenmeden de çocuk sahibi olabilirim). Burası biraz doğru insana bağlı. Ama yurtdışına tatile gideceğim, akşamları sarılarak kiraladığımız DVD filmi izleyeceğim ve saatlerce felsefe, siyaset ve diğer tüm acayiplikleri tartışabileceğim bir sevgilim olacak. En az benim kadar manyak ve farklı düşünen biri olması şart. En azından öyle umuyorum. Şimdikiler bu konuda biraz eksik kalıyor.

İş olarak da istediğim noktada olmak, haftasonları deliler gibi eğlenmek, belki denenmemiş tarzda bir kitap yazmak, kısa film çekiyor olmak, Güney Amerika’yı görmüş olmak ve birbirinden acayip ve değerli insanlarla takılıyor olmak istiyorum. Şimdiki dostlarımın yanımda olmasını, babamın, annemin ve kardeşimin benimle gurur duyuyor olmasını diliyorum.

Çok şey mi istiyorum, hayır!

17. Seni benzer yaştaki, benzer işi yapan, benzer konumdaki kişilerden farklı kılan ne var?

Olayları farklı görmem ve yaratıcılığım olabilir. Risk almayı ve takım çalışması yapmayı çok seviyorum bir de. Futbolu sevmiyorum bunu da ekleyeyim =)

18. Yakın bir arkadaşın kanunsuz bir iş yapsa polisi arar mısın?

Ne yaptığı önemli. Birileri çok ciddi zarar görmüşse onu polise gitmesi konusunda ikna ederdim. Kendi kendine halletmesini ve birileri onu ele vermeden, kendisinin teslim olmasını sağlardım. Ama imkanlar dahilinde ve onun haklılık payı varsa ülkedeki en iyi avukatı onun avukatı yapmaya çalışırdım.

19. Hangi filmdeki hangi karakterin hayatının senin hayatın olmasını isterdin?

Ben genelde izlediğim filmlerden çok etkilenirim. Zaten her filmi de izlemem, mümkün mertebe seçerek izlerim. Karakter derseniz ise X-men’deki Wolverine olmayı çok isterdim. İnsanın içtiği sigaranın dumanı daha ciğerlerden çıkmadan, ciğerlerin kendi kendisini onarması ne demek ya =) Adamın pençeleri ben de olsa önümde kimse duramazdı sanırım.

20. Bir film yapmaya karar versen adı ve konusu ne olurdu?

Konusu kesinlikle korku olurdu. Korku filmleri çekmeyi çok istiyorum. Öyküsü hazır bir tane var zaten yazdığım, adına ise daha karar vermedim.

Ülkemizde çekilen korku filmleri bana göre korkudan ziyade gerilim. İkisi çok farklı şeyler aslında. Yurtdışının filmlerinden de korkamadım bir türlü. Korkusuzum demiyorum ama bana göre bir filmden korkulması için o kişinin evine gittiğinde aynı şeyi yaşama ihtimalini düşünmesi gerekir. Burada yine gerilimle korku arasına ince bir çizgi çiziyorum. Cinayetler korku değildir. Cinler ve din öğeleri ise korkuyu körükler.

“Ghost” yada “hayalet” kelimesi ise başlı başına bir fiyasko çünkü çoğu insan için bu kelime komik. Çevrenizde göremediğiniz ve film boyunca da şeklini, cismini göremediğiniz bir varlığın eğer etrafınızda dolaştığını düşünürseniz işte asıl korku o zaman başlar. Bana göre cinler bu konu da kullanılabilecek en iyi şey. Şeytanın kendisi bile bu mertebeye erişemiyor çünkü hepimizin içinde zaten bir tane var ve bilinçaltımız bunu biliyor.

Bir de köşklerde ve büyük yerlerde geçen bu tarz hikayeler de yeterli değil çünkü adam sinemadan çıktıktan sonra üç oda bir salon evine gidiyor. Hikaye bir apartman dairesinde geçse o daha korkutucu olur. Kaçımız köşklerde, onbeş oda üç mutfak malikanelerde yaşıyoruz ki izleyen eve döndüğünde karanlık salona girerken ürpersin..

Mehmet Doğan - Altı Üstü Tasarım

Blogunda bugüne kadar yazdığı 350'ye yakın bilgilendirici yazısıyla tanıdık, hoş ve akıcı üslubuyla sevdik. Türkiye'de bir ilke imza atan kitabını tavsiye ettik, uyguladığı tanıtım stratejisini pazarlamacılara örnek gösterdik. Belki de en önemlisi; yenilikçi ve öncü fikirlerini hayata geçirmesini alkışladık.

Altı Üstü Tasarım blogunun yazarı Mehmet Doğan 20 Soruluk Söyleşiler'de 8. konuğumuz.

13 Haziran 1973 tarihinde, bir devlet dairesinde (şimdi emekli) çalışan anne ile muhasebeci bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmiş Mehmet. 2 yaşındayken ailesi Ordu'ya yerleşmiş, 18 yaşına kadar da Ordu'da yaşamış, okumuş, büyümüş. Sonra üniversite; Hacettepe İktisat.

İktisat konusunda çok bilgili olmadığından beklentisi de yokmuş önceleri. Ancak ondaki yaratacılığın dışarı çıkmasına izin vermeyince nefret etmiş iktisat'dan, bir beden küçük gelmiş ona.

İktisatın insan bilimi olmadığını düşünüyor: "Birçok teori, insan davranışlarının sabit olduğunu varsayıyor. Ya da her tüketicinin aynı motifler ile hareket ettiği kavramıyla yola çıkıyor. En azından bana öğretilen iktisat buydu". Ekonometri'de zorlanınca hocası Celal Küçüker'e mezun olduğunda iktisatcı olmayacağı sözü verince hocası da dersi geçmesine izin veriyor. Şimdi "Celal hocama verdiğim sözü tutuyorum" diyor!.

Radyo programcılığı, TV komedi program sunuculuğu, satış elemanlığı gibi denemelerden sonra Web dünyasına girişi bir tesadüf sonucu olmuş.

Eşi Jennifer yaz aylarında Kanada'ya gittiğinde onunla en ucuz konuşmanın yolunun email olduğunu keşif edince ilk internet bağlantısını almış ve aşık olmuş internet ve web sayfalarına. Yıl 1996. "O dönemde zaten kendilerine web tasarımcı diyenlerin sayısı bir elin parmağını geçmiyordu. Ben de başkalarının koduna bakarak öğrendim bu işi."

jaydaTürkiye'de yaşarken, Ankara'da tanışmış eşiyle. Jennifer o sıralarda TED Koleji'nde öğretmen. Birkaç sene sonra da evlenmişler. Türkiye'de bir müddet yaşadıktan sonra çocuk sahibi olmaya karar verdiklerinde, eşinin hamilelik deneyimini Kanada'da yaşamak istemesiyle yeni bir sayfa açmışlar hayatlarında. 8 yıldır da Kanada'da. Jayda ve Aliya isminde iki muhteşem kız çocuğuna babalık yapıyor.

Kanada Halifax'da orta ve büyük ölçekli 3 ayrı şirkette calıştıktan sonra Fredericton'a yerleşmiş. Şimdi New Brunswick Üniversitesi'nin Bilgi İşlem Bölümünde Kullanılabilirlik Uzmanı olarak görev yapıyor. Aynı zamanda da ders veriyor.

Bir nevi antropolog'a benzetiyor kullanabilirlik uzmanlığı işini. Çünkü işinin büyük kısmı kullanıcılar ile konuşmak ve onları izlemek ile geçiyor.

"Örneğin Üniversite'de bir araştırma için birkaç gün boyunca bir benzinci de insanların arabalarına benzini nasıl koyduğunu izledim. Sıkıcı gibi görünse de optimal çözümü bulmak yaratıcı olmayı gerektiriyor."

Bir ürünün kullanıcılar tarafından nasıl anlaşıldığını, kullanıldığını ve en optimal çözümün nasıl olacağını bulmak ve tasarımcı ekibe vermek Mehmet'in işi.

"Test. Testing 1 2 3 4. Merhaba... Blog okyanusuna ben de bir damla olarak katılıyorum. Çoğu kişinin blog sahibi olması için nedenleri vardır. Benimkisi ise çok basit: Kızlarım... kendimle ilgili hikayeleri dinlemeye bayılıyor, bu sayede büyüdüklerinde okuyabilirler." işte bunlar 2 Eylül 2003'de ingilizce olarak yazılmış Mehmet'in ilk blog satırları.

2004 Aralık'tan beri yazdığı Altı Üstü Tasarım'da bugün geldiği nokta ise bambaşka.

2006'nın ilk beş ayında toplam 100 bin tekil ziyaretçi, 200 bin sayfa gösterimi. Sadece Mayıs rakamları 30 bin tekil ziyaretçi, 60 bin sayfa gösterimi. Ve süratle artan bir eğilimde. Bu ilgi, bırakın bir blogu, orta ölçekli bir çok şirketin web sitesi için bile sadece hoş bir hayal.

Neden yazdığını ve amacını ise şöyle dile getiriyor sitesinde:

"Çünkü... Türkiye'de bilişim teknolojilerinde bir standart yok. Birçok konu, tartışılmadan, sorunlar çözülmeden, diğer sorunlarını çözmüş, sorularını sormuş devletlerin kullandığı teknolojileri kullanıyoruz. Neyi nasıl kullanmamız gerektiğini öğrenip, bilişim teknolojileri sektörüne yönelik bir standart oluşturmamız gerekiyor. İşte, bu konuların tartışılabileceği bir alan yaratmak için yazıyorum."

Yalın bir dil ve hayattan örneklerle hikayeleştirdiği hemen her yazısında, yenilikçiliğin ve yaratıcılığın izlerini görmeniz mümkün. Sıcak bir sohbet ortamı sunuyor blogunda. Üstelik çalıştığı iş alanı teknoloji ile doğrudan ilgili olmasına rağmen!

Mehmet'in, Bloglar Alemi'nde Derin Sular ile yaptığı röportajdan: "Herkes, herkesin teknolojiyi anladığını sanıyor. TCP/IP, https, URL, link, RSS, blog gibi birçok terimi, herkesin ezbere bildiği gibi bir inanç var ki bu çok yanlış. Benim sitemde yapmaya çalıştığım şey, 'şu anki bilgi' ile 'hedef bilgi' arasındaki boşluğu kapatmak.

Ayrıca web herkesin kullandığı bir araç. Yani yazdıklarım yalnızca web tasarımcılarının 'aa evet' diyebileceği şeyler değil. Hepimiz internet kullanıcılarıyız ve benim yazdıklarımın hepsi 'kullanıcı' ile ilgili. Teknoloji umrumda değil."

Jennifer'ın yıllar önce gittiği bir medyum, Mehmet'in ünlü bir polisiye roman yazarı olacağını söylemiş. Oysa o polisiye romanlardan nefret ediyor. Fakat medyumu kırmamak için kitap yazıyor! Kitap yayınlandı ve ismi "Teknoloji Kimin Umurunda." Mehmet Doğan, Web tasarımı ve kullanıcı deneyimini teknik olmayan, roman tarzı yazılmış bir üslupla sunuyor okurlarına.

Kitap; Mehmet'in yüzden fazla özenle seçtiği kendi blog yazılarının (ve gelen yorumların) birbirine özen ve bir düzen ile iğnelenmiş, dikilmiş ve bir akış ve format içine sokulmuş hali. "Teknoloji Kimin Umurunda" Türkiye'de bir blogun kitap haline dönüştüğü ilk kitap. Teknolojiyi değil, kullanıcıyı yüceltiyor Mehmet.

1.100 adet olan ilk baskı nerdeyse tükenmiş bile. Alfa Yayıncılık kendi payına düşeni aldıktan sonra yazara kalan tüm telif geliri (deprem felaketinden dolayı) Kızılay'a bağışlandı. 2. baskının gelirleri iPod yarışması ile okurlara, 3. baskının gelirleri de Türkiye'de gerçekten güzel işler çıkartan sosyal bir oluşum olan Bildirgeç'e gidecek.

Her nekadar ekonomi okumuş olsa da ve her nekadar bugün teknoloji ile haşır neşir olsa da, bence Mehmet bir çok pazarlamacıyı imrendirecek işlere imza atıyor. Birçok kişinin kendi insiyatifi ile sitelerinde kitap hakkında pozitif yazılar yazması ve okurların gelişmelere karşı sürekli ilgili kalmasının sağlanması ilk baskının nasıl bu kadar kısa sürede bittiğine de açıklıyor. İnsanların kendi aralarında olumlu konuşmaları ve gönülden destek vermeleri ilkesine dayalı ağızdan ağıza iletişimin yönetimi konusunda kendini uzman gören pazarlamacıların mutlaka incelemesi gereken bir başarı hikayesi var ortada.

Mehmet Doğan burda durmuyor, o aldı bir kere hızını. 2 Haziran'da yeni bir projeye başladığını duyurdu sitesinde. Şimdilik (yine çok zeki bir strateji ile) sadece merak uyandırıyor. Tepkileri değerlendiriyor, ilginin boyutunu ölçüyor.

Bizim bu gerçekleştirdiğimiz 20 Soruluk Söyleşiler'imizde Mehmet bana sitesinde yazdığından daha fazlasını söyledi ve sizlerle paylaşmama da izin verdi. Dolayısıyla bakın, ben de artık bu zeki stratejinin bir parçası oldum (tabii ki diğer herkes gibi isteyerek ve daha önemlisi keyif alarak... İşte bu yüzden alkışlıyorum Mehmet'i.)

Gelelim "herkesin merak ediyorum" dediği bu 2. projeye.

Evet, bu da bir kitap projesi. İlk kitapta olduğu gibi; bu kitap da bir ilke adını yazacak. Mehmet Doğan ile birlikte kalemi ve bilgisi güçlü birbirinin yüzünü bile görmemiş toplam 5 blog yazarının bir araya gelip ortaklaşa yazdıkları bir kitap. Sanal ortam ve araçları kullanarak, sanal ortam ve araçları hakında yazılacak ortak bir eser olacak.

Geri kalanını Mehmet'ten dinleyelim:

"Bu kitap web, web tasarımı, kullanılabilirlik ve daha birçok önemli konuyu ayrıntılı bir şekilde, fakat Türkiye'de şimdiye kadar görmediğim çok ilginç bir formatta açıklayacak. Yazılar bloglarımızda daha önce yazılmış yazılar degil. Gerçekten çok ilginç bir proje olacak. Çalışmalar başladı bile ve herkes çok heyecanlı."

Altı Üstü Tasarım'ın dışında projede yer alacak diğer blog yazarları:

Anafikir.com
Cihan Salim
Arda Kutsal
e-Dünya

Şimdilik bildiklerim bu kadar.

Ancak, Off-line ve on-line'ın, okur katılımını (dolayısıyla satışları) teşvik edici, yaratıcı bir yöntemle birleştiğini görürsek de şaşırmayalım derim. Bu benim şahsi tahminim. (Esasında proje içindeki yazarların profillerine ve Mehmet'in ilk kitapta yaptıklarına bakarak bunu tahmin etmek çok da zor değil, ancak yine de açık kapı bırakmakta fayda var!).

Ses getireceğine canı gönülden inandığım bu yenilikçi projenin detaylarını ve gelişmeleri bundan sonra hep beraber yazarlarının kendi bloglarından takip edececeğiz.

Mehmet Nisan 2007'de 1 ay bedelli askerlik yapmak için gelecek Türkiye'ye. Eylül 2007'de de temelli dönüş planı var. İstanbul'da, bilgi yönetimi ve paylaşımı alanında çalışabileceği bir şirketle iş görüşmelerine şimdiden başlamış bile.

"Kendi işini kurmayı düşünmüyor musun?" soruma; "Ben memur çocuğuyum. Risk almayı kimse öğretmediği için sevmiyorum, başkasına çalışmak daha zevkli" diyor.

Tunç: daha az riskli anlamında mı zevkli?
Mehmet: evet :))
Tunç: oysa daha girişimci bir algı uyandırıyorsun sitende?
Mehmet: girişimci :) ben girişimciler için çalışıyorum,
kendi kendime freelance iş aldığım çok oluyor ama kendi ofisimde sıkılırım ben."

Mehmet'in sahip olduğu bilgi ve deneyim ile ve daha önemlisi kendi değerleri ile yöneteceği bir şirketin önündeki fırsatları ve üreteceği sonuçları - Türkiye'ye yerleştiğinde - çok daha net göreceğinden eminim.

Konu değiştirip, kadınlara geliyoruz. Kadınların, erkeklerden çok daha karmaşık, akıllı ve üstün olduğunu anlayıp, çoktan kabul etmiş Mehmet.

"Kadınlar aynı anda birçok task'ı yerine getirebilir. Acılara dayanınıklığı erkeklere oranla daha yüksek. Daha olgun ve akılcı kararlar veriyor. Esasında gizli şekilde dünyayı yönetiyorlar. Zaten bu güç biz erkekleri korkutmuş ve bu nedenle birçok ülkede kaba kuvvet ile kadınların hakları elinden alınmış. Bizler biraz daha basitiz. Düşünce yapımız, davranışlarımız..."

Şu an kedisi var, daha önce de uzun yıllar köpek beslemiş (yani tam bir hayvan aşığı). Anlatmaya devam ediyor:

"Eğer karşılaştırmak gerekirse erkekler köpek, kadınlar kedi. (Ama şu gereksiz yere söylenen kediler nankördür hikayesi işin içine katılmadan). Köpeklerin duyguları heyecan, hareket, bazen kaba kuvvet, gereksiz sev beni motifi, kendine bakmaktan acizliği, kirli oluşu...
Kediler daha sofistike, eğer onlar birşeyi istemiyorlarsa kesinlikle yaptıramazsın, temizlerdir, sevilmeyi severler ama kendileri buna karar verir, kurnazdırlar. Ayrıca kediler kendilerine bakabilirler ve esasında kimseye ihtiyaçları yoktur."

Bunları söylerken köpek düşmanı gibi algılanmaktan da çekiniyor: "Ben güçlü ve zayıf noktaları çıkarıyorum. Gerçek hayvanların özelliklerini haritalamıyorum. Esasında anlamak için kedi ve köpek sahibi olmak lazim."

İki tane şirketten ağzını tutamadığı (alternatif bir iş bile bulmadan) ayrılmış. İş yerinde takım oyunculuğu, ahlak, dürüstlük ve açık sözlülük en değer verdiği kavramlar.

"Başarısız olsa bile herşeyi paylaşan patronlar için çalışmak hoşuma gider. 'Evet Efendimci' iş arkadaşlarından uzak dururum ve uzak durduğumu onlara belirtirim. Haksızlığa, kaydırmacılığa tahammülüm yok. Haksız yere verilen pozisyon ve promosyonlara dayanamıyorum. Bu kendim için değil. Ya da kendim hakkettiğim için degil. Eğer başkası bile hakkediyorsa onlar adına konuşur, kavga ederim (ederdim)."

Paranteze takılıp provoke ediyorum "artık etmiyor musun?": "Biraz daha temkinli davranıyorum. Malum babayım ve bir takım sorumluluklarım var." "Ağırlaşan sorumluluklar duruşundan az da olsa ödün vermeye mi zorluyor?" devam soruma ise Mehmet'in cevabı her zamanki gibi içten ve samimi: "kesinlikle."

Giyecek veya tatil yerine, parasını sihirbazların kullandığı çeşitli kağıt oyunları ve aksiyon (Özellikle MacFarlane) oyuncakları koleksiyonuna yatırıyor.

En sevdiği müzik türü ise Hip-hop ve rap. Özellikle Türkçe olanlara bayılmasını "biraz arabesk olacak ama eğer gurbette yaşıyorsan, hip hopdaki sözler yaşadığım birçok seyi tanımlıyor" diye açıklıyor. Yener'in "Çöktü Gece" şarkısı en sevdiği parçalardan. Swollen Members ise en begendiği grup.

"İş yerinde benim ciddi, fazla duygusal olmayan ve organize olmayı çok seven birisi olarak bilirliler. Evde ise tam tersi: şakacı, çok duygusal (ağlamaktan utanmam) ve dağınık." diyen Mehmet'in 20 Soruluk Söyleşiler'imizde verdiği cevaplar da birbirinden ilginç.

Edison'a hangi konuda yardımcı olmak isterdi, Nike markasına neden sinir oluyor, Ecstasy kullanmayan tasarımcıları işe almayan hangi ünlü girişimci ile tanışıp sohbet etmek isterdi, yakın bir arkadaşı kanunsuz bir iş yapsa polisi arar mı?...

İşte 20 Soruluk Söyleşiler'de Mehmet Doğan'ın bunlar ve daha birçok konuda verdiği birbirinden renkli ve samimi cevapları:


4 Haziran 2006


1. Herhangi bir kişinin en favori insanı mısın? Neden?

Favori insan değil de, iki tane çok güzel kızın favori “erkeğiyim”. Bu her iki kızda, benim dünyanın en komik, en yakışıklı ve en güzel sese sahip insanı olduğumu düşünüyor. Hatta bu kızlardan bir tanesi daha dün gece bana “ben prensesim ve sen de benim Prince Charming’imsin” dedi. Yani “yakışıklı prens”. Benimle evlenip, hayatı boyunca bir sarayda mutlu yaşamak istediğini söyledi. Maalesef ben o kıza, çok teşekkür ettim, ona, annesiyle evli olduğumu ve bu nedenle kendisiyle evlenemeyeceğimi söyledim. Biraz üzüldü ama annesi de onun en favori insanlarından biri olduğu için bu gerçeği kabullendi.

Yani kısacası, ben dünya güzeli kızlarım Jayda (5) ve Aliya’nın (3) en favori insanıyım. Umarım bu durum onlar 18 ve 16 yaşındayken ben onların erkek arkadaşlarını kapıdan kovalarken de devam eder. :-)

2. Şu anda yaptığın işin dışında (hayattaki tüm işler kanuni olsaydı) ne iş yapmak isterdin?

Annesini seven ama kendisini sevmeyen insan doktorluk mesleğini seçer. Keşke ben de annemin istediği gibi onu sevindirecek bir meslek olan doktor olsaydım diye düşünürüm ara sıra ama ben kendimi de çok sevdiğimden öyle bir meslek dalını seçmedim.

Şaka bir yana küçüklüğümden beri her türlü performans sanatına düşkünümdür. Hatta lise ve ortaokul yıllarında tiyatro ile aktif olarak ilgiliydim. Eğer zamanında cesaretim ve arkamda aile desteği olsaydı (ki fırsat elime de geçmişti), okuduğum üniversiteyi bırakıp konservatuara girerdim. Şu an yaptığım işten çok memnunum, fakat hani yeniden başlasaydım tiyatro sanatçısı olurdum. Hem de gözümü bile kırpmadan.

3. Yalan söylemenin sence uygun olduğu durumlar nelerdir? Beyaz yalan söyler misin, ne söylersin?

Hayatta yalanı sevmem ve şimdiye kadar beyaz yalan bile olsa, tek bir yalan söylemedim, söylemem de.

İşte biraz önce benden duyduğun bu kelimeler en son söylediğim yalan. :-) Tabii ki bende herkes gibi beyaz yalan söylerim. Zaten insanların yalan söylemesinin en büyük nedeni, insanların kendilerini başkalarına sevdirmek istemeleridir. Zaten bizler bu nedenle “Aa çok güzel olmuş saçların” ya da “Yok canım! O elbise seni şişman göstermiyor” deriz. Özellikle evli insanların bu tip beyaz yalanlarda uzmanlaşması gerekiyor çünkü “bende bir değişiklik var bugün. Bakalım farkına varabilecek misin?” gibi bir tehlikeli durumun sizi ne zaman beklediğini hiçbir zaman tahmin edemezsiniz. Bu nedenle hazırlıklı olmak lazım.

Eğer beyaz yalanlar olmasaydı, dünya gerçekten çok gaddar bir yer olurdu ve birçok insan birbirine küskün yaşardı.

4. En son “...özelliğinden dolayı senle gurur duyuyorum” lafını kime söyledin? Hangi özellikti o?

En son seninle gurur duyuyorum lafını daha bugün kızım Jayda’ya söyledim. Kızım Jayda bir süredir bale kurslarına gidiyor ve dün gece yüzlerce kişinin önünde, tiyatro sahnesinde, bir bale gösterisinde rol aldı ve ben seyirci koltuğunda onu seyrederken kendimi göz yaşları içinde buldum. Hani annelerimizden, babalarımızdan “koltuklarım kabardı” lafına duyardık ya küçükken (gerçi ben pek fazla duymadım :-)) iste öyle bir duygu. İşte bu nedenle onun yeteneğinden ve cesaretinden ötürü gurur duyduğumu söyledim. Aferin benim güzel kızıma. Benim hayallerimde olan mesleği belki de o yapacak.

5. Aynı lafı en son sen ne zaman duydun? Hangi özelliğindi göklere çıkartılan?

Sanırım en son o lafı annemden duydum. Telefonda benim yeni çıkan kitabımdan bahsediyorduk ve benim kitabın ilk basımından kazanacağım telif gelirini Kızılay’a bağışlayacağımı duymuş babamdan ve bana “seninle bu davranışından dolayı gurur duyuyorum” türünden bir şeyler söyledi.

Şimdiye kadar hiç fırsatım olmadı neden böyle bir şey yaptığımı anlatmanın. Bu nedenle ilk kez sana anlatmak istiyorum.

Ben Kanada’ya 1999 yılının Temmuz ayında yerleştim. Buraya geldikten tamı tamına 4 ay sonra İstanbul’da benim içimi parçalayan bir deprem felaketi gerçekleşti. Bu felaketin haberini aldığımda çok üzüldüm. İçim içimi yemeye başladı. Neredeyse suçlu hissettim uzaklarda olmak ile. Kendimi öylesine çaresiz, öylesine elleri, kolları bağlanmış hissettim ki anlatamam. Bu nedenle yıllar sonra, bu çaresizliğimi ve suçluluk duygumu bir nevi bastıracak ve her Türk vatandaşının yapması gereken yardımı geçte olsa yapmak istedim Kızılay’a. Hepsi bu!

6. Yaşayamadığın için pişmanlık duyduğun ne var?

Yaşayamadığım için pişmanlık duyduğum en büyük olaylardan biri daha fazla gezmemektir. Dünyadaki birçok ülkeyi, eşimle birlikte görmediğime üzülürüm. Örneğin Hindistan, Çin, Rusya... fakat küçük yaşta olan çocuklarla birlikte bunları gerçekleştirmek biraz zor. Ayrıca Kanada’da yaşayan bir insan için her ülke dünyanın bir ucu. Belki gelecekte, çocuklar biraz büyüdükten sonra.

Bir başka ukde ise, Türkiye’de yaşadığım yıllarda en yakın arkadaşım Erdem Tekin ile daha fazla zaman geçirmemem. Şu an aramızda okyanus var ve bu beni çok üzüyor.

7. Lisedeki takma adın neydi? Adını sevmiş miydin?

Lise yıllarında bir takma ismim vardı ama bu sana RTÜK sansürü ve bana da utanç duygusu getireceğinden paylaşmamayı tercih ederim.

Fakat üniversite yıllarındaki takma adım “İnce Mehmet” idi. Arkadaş grubumda iki tane Mehmet olması ve benim o dönemde kilomun 2 kürdan kilogram olması nedeniyle benim takma adım “ince” idi. Diğer Mehmet ise “kalın” olarak isim aldı. O dönemde o kadar zayıftım ki arkadaşlarım yaz tatilinden döndüğümde beni gördüklerinde -güneşleyen ten ve kilom nedeniyle, bana “We are the world, we are the children” Afrika açlık şarkısını söylerlerdi. O zamanlarda pantolonları üzerime oturmuyor diye pantolonun altına eşofman giyerdim. Hey gidi günler hey. 1998 yılından bu yana 46 kilo almışım. Kalın Mehmet bile ince kaldı yanımda fakat halen bugün bile “ince” lakabını taşıyorum üniversite arkadaşlarım için.

8. Bir okul yaptırsan adını ne koyarsın? Neden?

Hiç düşünmedim ama sanırım kızlarımın adını koyardım okula: Jayda-Aliya Doğan İlköğretim Okulu. Eşimin mesleği öğretmenlik olduğundan, torpil yaptırıp, onu da okul müdiresi yapardım.

9. Ulaşamadığın biri ile tanışıp sohbet etme olanağın olsaydı bu kim olurdu? Ondan neler öğrenmek isterdin?

Sosyal banker Muhammed Yunus ile oturup, sosyal işadamlığının detaylarını konuşmak isterdim.

Edison ile oturup, ona başarılı bir mucit olduğunu fakat pazarlama konusunda çok hatalar yaptığını ve ona bu konuda yardımcı olabileceğimi anlatmak isterdim.

Steve Jobs ile oturup yaratıcılık, tasarım, sunum konusunda konuşmak isterdim. Ne de olsa bu adam bir zamanlar Ecstasy kullanmayan tasarımcıları işe almayan uçuk ve deli bir adamın sohbeti zevkli olmalı. Çünkü onun mantığına göre Ecstasy yaratıcılığı artırıyormuş. Zaman nasıl değişiyor. Acaba ayni şeyleri bugün söylese ne olurdu?

Dr. Jim Goodnight ile oturup beni işe alması için yalvarırdım. Dünyada çalışmayı çok istediğim birkaç kişiden birisi.

Kanadalı sihirbaz Jay Sankey ile tanışıp, onun, elini bu kadar iyi kullanmasındaki sırları öğrenmek isterdim.

Son olarak bence dünyadaki en başarılı, komik, yaratıcı ve zeki komedyen Jeremy Hotz ile oturup sohbet etmek isterdim.

10. Yaptığı işte mutlu ve aynı zamanda başarılı olan birisini tanıyor musun? Onu örnek olarak alıyor musun?

Ya sen? Şimdiye kadar gerçek anlamıyla işinden tam anlamıyla memnun olan hiç kimseyi tanımadım. Bu esasında çok normal. Biz insanoğlunun içinde öyle bir duygu var ki bizler çoğu zaman elimizdeki ile mutlu olmayı bilmiyoruz. Hep daha fazlasını, daha iyisini istiyoruz. Zaten böyle bir duyguya sahip olmasaydık, medeniyet bugün ki duruma gelmez, bizler halen mağaralarda yaşayıp, hayvan avlardık.

Fakat biraz olsun “mutlu” tanımına yakın olan bir kişi var o da tanıdığım, çok takdir ettiğim bir tasarımcı olan Jeffrey Veen. Jeff, Adaptive Path zamanında gerçekten çok mutlu idi fakat Google’da yani yeni işinde aynı mutluluğa sahip mi bilemiyorum.

11. Hiçkimsenin göremediği bir özelliğin var mı? Varsa neden bugüne kadar gizli kaldı?

Gerçi hem blogumda hem de kitabımda biraz bahsettim bu konudan. Benim çocukça bir tutkum var. Biliyorum saçma ama bu tutku sihirbazlık. Bir çok kişi bunu çocukça bulduğu için pek fazla kişi bilmez. Ama bu konuda çok iyi olduğumu söyleyen seyirciler de yok değil. Hatta küçük bir fan klüp bile açtım. Şu an iki üyesi var: Jayda ve Aliya. Bir de balondan küçük hayvan figürleri yapmayı öğrenirsem tasarım işini bırakıp, çocukların doğum günlerinde gösteri yaparak hayatımı kazanacağım.

12. Seni en çok ne kızdırıyor? Bu kızgınlıkla baş edebiliyor musun? Edemiyorsan, neden?

“Evet Efendim”ci kişiler ve bir şeyi sorgulamadan okuduğu ya da duyduğu bilgilere inanan kişiler beni çok kızdırır. “Çok gezen, çok okuyandan daha bilgedir” mantığı ile işi gücü kaldırım gezip, ahkam kesmek olanlar beni kızdırır. Okuduğu her şeyi “Nasıl” sorusuyla algılayıp, “Neden” sorusunu sormayanlar da beni çok kızdırır.

“Evet Efendim. Olur, emredersiniz Efendim” diyenler beni çok kızdırır dedim mi daha önce? Bu kızgınlığımla hiç baş etmeye çalışmıyorum. Aksine, dilim, ağzımın boyutlarına göre biraz büyük olduğundan; beynim ile ağzım arasında bir filtre olmadığından genelde aklımdan geçeni söylerim o tip kişilere. Bu nedenle çok derde girdi başım. Özellikle çalışma yaşantım içinde. Fakat çocukları olunca insanın bir anda beyin ile ağız arasında filtre gelişmeye başlıyor bir anda. Biraz daha temkinli davranmaya başlıyor insan. Durulma değil de “babalık” ve “çocukların geleceği” filtresi devreye giriyor akıl ile ağız arasında.

13. Bugüne kadar yaşadığın en büyük hayal kırıklığın ne? Tekrar yaşama ihtimalin var mı?

En büyük hayal kırıklığı ya da burukluk, Türkiye’den uzak olmam. Şu anda Türkiye’de yaşamak için dünyaları verirdim. Fakat bu en az bir sene daha gerçekleşmeyecek. Kızlarımın, babaanne ve dedesine yabancı kalması bir baba için sanırım en büyük hayal kırıklığı. Bu hayal kırıklığını tekrar yaşama ihtimalim olmayacak bir kere Türkiye’ye döndüğümde. Hani derler ya “nerede doğduğun değil, nerede doyduğun önemli” diye. Bu yalanı kim uydurmuş bilmiyorum ama beni kandırmayı başardı 1999 yılında Kanada’ya yerleşmem ile.

Türkiye’ye dönmek, aileme ve dostlarıma yakın olmak en büyük hayalim ve bu hayal şu an kırık durumda. En azından Eylül 2007 tarihine kadar.

14. Hangi markalar sinirlerini bozuyor? Neden?

İnsan haklarını hiçe sayan ve kullanıcı deneyimi yerine kendilerini ürüne odaklayan şirketlerin markaları benim sinirimi bozuyor.

Örneğin Kuzey Amerika devi Wal-Mart’ın, Bangladeş’te küçük yaşta kızları “sweatshop” adı verilen fabrikalarda günde 18 saat çalıştırması; hamile bayanlara doğum için yalnızca 3 gün izin vermesi; her türlü haklarını elinden alması;

Kanada giyim şirketi Roots’un Vietnam’da ki “sweatshop” adı verilen fabrikalarda yaşları 6 kadar inen çocukları çalıştırması;

Nike şirketinin patronunun bir günlük maaşını kazanmak için Bangladeşli bir çalışanın 7/24, 6 yaşından 70 yaşına kadar sweatshoplarda çalışmak zorunda kalması; 275 dolarlık bir pantolonu üreten kişinin günlük olarak 5 cent alması beni sinir ediyor.

Bunları bile bile bu tip ürünleri kullanan tüketiciler de beni sinir ediyor açıkçası. Şirketler bunların farkında değil de değil.

Belki duydun, Nike şirketinin yeni bir ürünü var. Bu ürünün websitesine giderek istediğin spor ayakkabısını kendin tasarlayabiliyor ve bu ayakkabı üzerine kendin seçtiğin özel bir mesaj yazdırabiliyorsun. Jonah Peretti adındaki MİT üniversitesi öğrencisi, bu sitede kendi ayakkabısını tasarlayıp, mesaj olarak ta “sweatshop” yazıyor ve fiyatını ödeyip, ayakkabıyı sipariş ediyor. Nike, Jonah’a email atarak başka bir isim seçmesini istiyor. Jonah, Nike ile birkaç defa emailleşmesine rağmen bir çözüm bulunamıyor ve Jonah, Nike’a yazdığı son emailde eğer “sweatshop” yazmayı kabul etmiyorlarsa başka bir isim yazmalarını fakat sipariş ile birlikte ona, bu ayakkabıyı yapan 10 yaşındaki Vietnamlı kızın bir resmini göndermelerini istiyor. Jonah, Nike şirketine gönderdiği son emaile herhangi bir cevap almamış henüz ve ayakkabı siparişi Nike tarafından iptal edilmiş.

Marka en basit tabiri ile bir ürünün bir tüketici üzerinde oluşturduğu duygusal ilişkidir. Marka yalnızca bir logo değildir. Bizler değişik markaları kullanırken, değişik hisler, duygular hissediyoruz ve ben biraz önce sözünü ettiğim insan haklarını çiğneyen markaları kullanırken kendimi çok iyi hissedeceğimi sanmıyorum.

15. Hangi markalara tutkunsun?

Birçok markaya aşık seviyesinde tutkunum. Örneğin;

Apple iPod: Müzik dinleme şeklimi değiştirdiği için

MacFarlane Toys: Bu şirket detaylara o kadar önem veriyor ki her ürün bir sanat eseri. Bu ürünü hobi şeklinde topluyorum. Şu an 50’nın üzerinde oyuncağım var ama eşim bu oyuncakları huzur bozucu bulduğundan (çoğu korkunç), kızlarımla paylaşamıyorum :-)

Gymboree: Kızlarım bu şirketin elbiseleri içinde prenses gibi duruyorlar. Ayrıca bu şirketin pazarlama metotları ve websitesi, her e-Ticaret şirketinin çok yakından takip etmesi gereken derslerle dolu

Toyota: Dünyanın en sağlam, rahat ve güvenilir arabalarını ürettiği için. Büyük bir zevkle kullanıyorum arabalarını.

NetFlix: iPod gibi film seyretme alışkanlığımı farklı bir boyuta taşıdığı için. Ayrıca websitelerinde inanılmaz bir kullanıcı deneyimi yarattığı için.

Grameen Bank: Müşterisi olmasam da bankacılık ve sosyal işletme kanunlarını yeniden yazdıkları için.

16. On sene sonraki hayatında bugünden farklı neler olacak?

Keşke bu sorunun cevabını bilebilseydim. Hani zaman zaman geçmişi düşünüp “ahh şu anki aklım olsaydı” deriz ya, işte eğer bu sorunun cevabını şimdiden bilseydim, gelecekte “ah şu anki aklım olsaydı” demeyeceğim bir takım gelişmelere şimdiden yol açardım.

17. Seni benzer yaştaki, benzer işi yapan, benzer konumdaki kişilerden farklı kılan ne var?

Beni benzer meslektaş ve yaşıtlarımdan ayıran bir özelliğimin olup olmadığını bilmiyorum fakat eğer bir cevap vermek gerekirse sanırım tuttuğumu koparmam olabilirdi. Tuttuğumu koparmaktan kastım sakarlık değil fakat o anlamıyla da doğru çünkü biraz sakarımdır. Fakat iş yaşantımda şimdiye kadar aklıma koyup ta yapmadığım, yapamadığım çok az şey oldu.

Bu arada tuttuğumu koparırımın ikiz kardeşleri inatçılık ve dik başlılıktır. Sanırım her ikisinden de bir tutum var kişiliğimde.

18. Yakın bir arkadaşın kanunsuz bir iş yapsa polisi arar mısın?

Ağzımı bile açmam. Sen hiç “Midnight Express” filmini seyrettin mi? :-) şaka bir yana kanunsuz işin şekline bağlı bu sorunun cevabı.

Eğer bu kişi çok yakın arkadaşım ise sanırım onunla önce bu konuda oturup, konuşurdum. Bu konuda neler hissettiğini öğrenmeye çalışırdım. Pişmanlık var mı? Yoksa yeniden böyle bir şey yapar mıydı? Ne için, kim için işledi bu suçu? Bütün bu bilgileri almaya çalışırdım önce. Sanırım bu bilgiler benim duruma bakış açımı belirlerdi.

Ayrıca, Türkiye’de birçok şeye “kanunsuz” damgası vurulmuş olabiliyor bazen. Hatta bu “kanunsuz” denilen şeyler benim hayat düşüncem ile uyuşmasa bile.

19. Hangi filmdeki hangi karakterin hayatının senin hayatın olmasını isterdin?

Sana şöyle söyleyeyim. Evde eşim ve iki kızım var. İkinci kızım doğduktan sonra, hormon dengesini sağlamak için testosteron sahibi bir erkek kedi isterim dedim. Eşim eve dengeleri tamamen yıkan dişi bir kedi getirdi. Böylece evdeki durum 4-1, erkekler mumla aranıyor yenilgisi sonucunu verdi.

Duygular, ağlamalar, anlamını anlayamadığım bir dolu davranış, iç çekmeler, küsmeler. Kadınlar gerçekten biz erkeklerden çok daha kompleks ve akıllı canlılar. Biz erkekler bir konuyu, bir düşünceyi, bir işlemi yerine getirebiliyorken, kadınların akıllarında 5 düşünce, 5 iş, 15 konu aynı anda işlem görebiliyor.

Bu nedenle Mel Gibson’in rol aldığı “What Women Want” filminin baş karakteri Nick Marshall olmayı ve onun kadınların düşüncelerini okuyan süper gücüne sahip olmayı isterdim.

Kedi bile bazen bana bakıp bakıp iç geçirip, konuşmadan (miyavlamadan) geçip gidiyor bazen.

20. Bir film yapmaya karar versen adı ve konusu ne olurdu?

Adı “Rıfkı Almaz” ya da “Barbu” olurdu.

Bu soruya bu kadar çabuk cevap vermemin nedeni ise 4 sene önce hayatımdaki ilk film senaryosu yazıp, bitirmemden dolayı. Senaryoyu okumak isteyenler, web sitemin dosya düzenini biliyorlarsa, dosyayı sitemde kolayca bulabilirler. Bir PDF dosyası. :-)

Gaye Ör: Eylülce, Samimice, Dürüstçe...

Doğduğu Eylül ayına aşık o, hem de kendine takma ad alacak kadar. 20 Soruluk Söyleşiler'de 7. konuğumuz Eylül Ataklı, gerçek ismiyle Gaye Ör; Blog dünyasının Eylülce'de pazarlama hakkında yazdığı samimi ve dobra yazılardan tanıdığı ve de çok sevdiği bir blogger, bir pazarlama aşığı.

Küçüklüğünden beri yazıyor Gaye. Korku hikayeleri yazan birinden pazarlama üzerine yazılar yazan biri haline gelmiş. Okur sayısıyla paralel sorumluluklarının arttığının bilincinde ancak yazarken eğlenmekten de ödün vermiyor. Bunu zaten yazılarının içeriğinde anlıyorsunuz hemen.

Değişimi söylemlerin ötesinde yaşıyor ve keyfini çıkarıyor Gaye. 10 sene evvel kendi halinde korku hikayeleri yazan, tamamen simsiyah giyinen ve metal müzikten başka neredeyse hiç bir şey dinlemeği günlerini anlatırken gözleri parlıyor.

Gelecekteki hayatı için de çok heyecanlı. Bundan on yıl sonra durup şöyle diyeceğini düşünüyor; “oysaki bundan yaklaşık 10 sene evvel kendi halinde pazarlama yazıları yazan, iş kıyafetlerine boğulmuş, sabah 9-akşam 6 arasında işine gidip gelen bir kızcağızdım”. Bu kimilerinin bilgelik diye adlandırdığı, onun ise “süper” diye adlandırdığı bir şey.

Şimdi pazarlamayla ilgili keyifli yazılar yazıyor ancak Gaye'nin bu alandaki profesyonel iş deneyimi sadece 11 ay. Şu an Garanti Ödeme Sistemleri’nde Ürün Yöneticisi olarak çalışıyor. Ondan önce de bir danışmanlık şirketinde Proje Asistanı olarak çalışmış.

Armoni Mobilya’nın ilanlarında yazan “hayat bazen sayfalarca yazdıktan sonra nokta koyup, yeniden başlamaktır” sözünün kendi hayatı için de geçerli olduğunu söylüyor. "Garanti Ödeme Sistemleri’nde işe başlarken benim için öyle oldu. Kendimi uzun bir süre sudan çıkmış balık gibi hissettim. Kısa bir süre önceyse istem dışı bir nokta koymak zorunda kaldım hayatımın bir köşesine; diğer Eylülce’ye...

Bundan önce eylulce.blogspot.com adresinde Eylül Ataklı adıyla tıkır tıkır yazarken e-mail adresim kırıldı; sağa sola benimle ilgili ilginç e-mailler gönderildi ve blog’um da kırılır korkusuyla o adresteki sitemi kapattım. Elbette yazdığım yüzün üzerindeki yazının da yedeğini aldım. Hatta seçtiğim yazıları bir word dosyası altında toplayıp sitede yayınlayacağım. Ama yazma isteğim durdurulamaz olduğundan olsa gerek, bir aylık bir tatilin ardından, bu sefer Wordpress’te yine Eylülce adı altında yeni bir blog sitesi açtım. Gerçekten sayfalarca yazdıktan sonra nokta koyup yeniden başladım..."

Gündemi zaman zaman meşgul eden internet dostluklarının cinayetle nasıl sonuçlandığı haberlerine veya "www" harfleri yan yana geldiğinde şeytanı nasıl temsil ettiği varsayımlarına olan kızgınlığını Mehmet Doğan'ın Altı Üstü Tasarım blog'unda "Ben Yapmadım, İnternet Yaptı" başlıklı yazısında dobra dobra dile getirmiş Eylül. Rahatsızlık duyanlara da bir önerisi var: "kapat bilgisayarı ve dışarıda çimenlerin üzerine yatmaya çık; çimen bulamazsan da korkma; arkadaşlarını bul onlarla takıl."

Gaye ile konuşurken onu takip etmekte zorlanabilirsiniz. Sürekli konudan konuya atlaması belki de sohbetini renkli hale getiren en önemli özelliği. Kendi ifadeleriyle; içinde bir sürü zıtlığı barındıran (susadığı halde su almaya bile üşenip de aklına takılan bir rapor için gecenin bir yarısında kalkıp bilgisayarın başına oturabilen), hayal kurmayı seven (sadece hayal kurmak için yatağa girebilen), düşüncelerini suratından okuyabileceğiniz (sizi sevmiyorsa çok rahat anlarsınız), rahat (pijamalarıyla bakkala gidebilen), giderek hayattaki en büyük amacının anlamlı bir şekilde yaşamayı başarabilmek olduğunu düşünmeye başlayan biri o.

Özel bir kişi olduğuna da inanıyor, hem de sonuna kadar: "Çünkü dünya üzerindeki hiç kimse benim gibi değil; benimle aynı şeyleri düşünmüyor, sevmiyor, hayal etmiyor... Ve işte yine bu nedenle dünya üzerindeki herkesin özel olduğuna inanıyorum. Ve yine bu nedenle herkesin kendisine saygı duyması ve sevmesi gerektiğine inanıyorum.

Dünyayı değiştirebileceğime inanıyorum. Çünkü yine herkesin dünyayı değiştirebileceğine inanıyorum. Eğer dünyayı değiştiremiyorsak bu dünyayı değiştiremeyeceğimize inandığımızdandır. Çünkü beyinlerimiz yalanla gerçeği ayırt edemez. Kendimiz için ne düşünüyorsak beynimiz de o şekilde tepki verecek ve bizi o yolda yönlendirecektir."

Aslında daldan dala atlayan biri olmasında aynı anda dört beş şeyi yapmasının büyük etkisi var; tıpkı aynı anda dört beş tane belli konuya odaklanmak gibi. Onlardan biri de varoluşumuz; senelerdir kafa yorduğunu söylüyor bunun üzerine ve devam ediyor: "Ancak bu neden yaşıyoruz gibilerinden bir sorgulama değil; mesela benim için çok önemli deyişler vardır; “herkes hak ettiğini alır”; “her şeyin bir bedeli vardır”; “her şeyde bir hayır” vardır gibi... Yaşadıkça da bunların gerçekleştiğini görmek kafamda garip soruların oluşmasına yol açıyor. Acaba tesadüf denilen bir şey var mı, yoksa karma gerçek mi?"

İşte Gaye Ör'ün 20 Soruluk Söyleşiler'imizde verdiği içten ve ilginç cevaplar:


25 Mayıs 2006

1. Herhangi bir kişinin en favori insanı mısın? Neden?

Favori insan olayı biraz karışık aslında. Favori kelimesinden mi kaynaklanıyor bilmiyorum. Benim bir favorim olmadığı gibi, birisinin de favorisi olduğumu sanmıyorum.

2. Şu anda yaptığın işin dışında (hayattaki tüm işler kanuni olsaydı) ne iş yapmak isterdin?

Fantastik - bilimkurgu yazarı olmayı isterdim. Benim için çok yüce bir meslek – “yüce” kelimesinden başka bu mesleği anlatabileceğim bir kelime olduğunu sanmıyorum. Tabii ki antin kuntin gezegenlerden gelen yine antin kuntin yaşayan canlılarla savaşan halkları anlatan bir bilimkurgu romanının yazarı istemezdim.

Asimov ve Ursula L. Guin gibi kişiler benim için gelmeyi asla hayal edemeyeceğim bir noktaya gelmiş insanları temsil ediyorlar. Bunu sık sık söylüyorum; çok başarılı biri olabilirsiniz ama bambaşka bir dünya kurup onu yaşatmak ve yaşattırmak, üstelik insanların o başkalarıyla kendilerini özdeşleştirmelerini sağlamak marka kurmaktan daha zor.

Vakıf Dizisi, Yerdeniz Üçlemesi, Yüzüklerin Efendisi vb. kitaplar aslında başka dünyaları ve ırkları anlatmalarına rağmen dünyamızla ve yaşantımızla ilgili çok önemli dersleri içeriyorlar. Tabii ki anlayana... İsterseniz Yerdeniz Üçlemesini bir çocuğun büyücü olması ve ejderhalarla savaşması olarak veya bir insanın büyümesi, bilgelik kazanması ve zorlukları aşıp unutulmaz biri olması olarak da görebilirsiniz.

3. Yalan söylemenin sence uygun olduğu durumlar nelerdir? Beyaz yalan söyler misin, ne söylersin?

Yalan söylemiyorum ama gerçeği gizlediğim durumlar oluyor : ) Kimi zaman başkalarını kimi zaman kendimi koruma amaçlı. Buna en güzel örnek Eylül Ataklı ismiyle yazmam sanırım. Yazdıklarım tamamen benim düşüncelerimi yansıtsa da onları farklı bir isim altında yazmayı uygun gördüm.

Yalan söyleyemiyorum; bunun bir nedeni de yalan söylediğim zaman bunun bana mutlaka geri döneceğine inanmam. Sizi temin ederim ki bu sıradan bir inanç değil; çünkü ne zaman yalan söylesem mutlaka bana geri döndü. Eylül Ataklı bile hiç tahmin etmediğim şekilde patladı; ki o yalan değildi. O nedenle yalan söyleyemiyorum çünkü korkuyorum. Üstelik bir şey olacaksa hemen olmalı yani bir şeyleri yalan söyleyerek geciktirmek ya da saklamak bana göre değil.

4. En son “… özelliğinden dolayı senle gurur duyuyorum” lafını kime söyledin? Hangi özellikti o?

Erkek arkadaşıma ve anneme dedim. Hangisine önce dediğimi yani sıralamayı tam olarak hatırlayamıyorum. Nedenleri şu an bana kalsın : )

5. Aynı lafı en son sen ne zaman duydun? Hangi özelliğindi göklere çıkartılan?

Ben de erkek arkadaşımdan duydum... Tüm yaptıklarımdan dolayı benimle gurur duyduğunu söyledi ki bunu duymak gerçekten muhteşem bir şeydi.

6. Yaşayamadığın için pişmanlık duyduğun ne var?

Açık söylemek gerekirse yok; kimi zaman ağız alışkanlığından dolayı “keşke yapmasaydım bunu” filan dediğim oluyor ama ermiş bir tavırla söylemek gerekirse tüm yaşadıklarımın beni bugünkü ben yaptığı için ve ben bugünkü beni sevdiğim için, hayatta pişman olduğum bir şey yok. Yine felsefik bir cevap verdiğimi biliyorum.

Yalnız gelecekte yapamazsam pişman olacağım şeyler olabilir; mesela yalnız yaşamak, yurtdışında kalmak, değişik ülkelere gitmek vs. vs. Ama bu değişik ülke kavramı İtalya, İngiltere gibi değil de Kamboçya vb. ölüm tehlikesinin yüksek olduğu ve insanların zorlukla yaşadığı, politik gerilimlerin fazlasıyla olduğu yerler... Bana da ilgi çekici geliyor ama bu demek değil ki bir kez olsun Japonya’yı Çin’i görmeyi istemem. Hatta Çin’e gidip oradaki insanlarla beraber dövüş sanatı okullarında bir süreliğine kalmayı da isterim.

7. Lisedeki takma adın neydi? Adını sevmiş miydin?

Hiç takma adım da olmadı benim : ( Bir tek üniversitedeyken nickim Ases olduğu için bana Ases diyen bolca insan vardı. Lise yıllarındayken de her lafa atladığım için “kefal” denildi ama hiç kalıcı bir takma ismim olmadı. Bu arada kim “kefal” ismini sevebilir ki?

8. Bir okul yaptırsan adını ne koyarsın? Neden?

Okul değil de üniversite kurmak isterdim. Dünyanın her yanından gelen bir grup çocuğu alıp, yarı iş yarı ders bir okul yaşantısı sunardım onlara... İsmi gerçekten önemli değil ama uzun yıllar ders verdim, işte de eğitim veriyorum ve kesinlikle bu inanılmaz keyifli bir şey. İnsanlara yeni bir şeyler kazandırmak ve meraklarını uyandırmak çok güzel.

9. Ulaşamadığın biri ile tanışıp sohbet etme olanağın olsaydı bu kim olurdu? Ondan neler öğrenmek isterdin?

Tarihi kişilikler ve bayıldığım fantastik-bilimkurgu yazarlarıyla konuşmak isterdim. Onların hayatlarını ve deneyimlerini öğrenmek isterdim. Mesela Ursula K. Le Guin ile oturup kurabiye eşliğinde çay içip Ged’den konuşmak çok güzel olurdu ya da anarşizm hakkında konuşabilirdik (Bkz: Mülksüzler).

Bir muammayı da anlatmadan geçemeyeceğim. Nedense içimde Güler Sabancı ile tanışmak için korkunç bir istek var. Bir gün bir tasarım fuarında kendisini gördüm ama heyecandan yanına yaklaşamadım. Çevresi oldukça kalabalıktı ve ne diyeceğimi bilemedim. Hala neden heyecanlandığım ve en başta onunla neden tanışmak istediğim benim için ilginç sorular.

10. Yaptığı işte mutlu ve aynı zamanda başarılı olan birisini tanıyor musun? Onu örnek olarak alıyor musun?

Böyle bir çok insan tanıyorum açıkçası... Zaten bir insan işinde mutluysa genelde başarılı da oluyor ama hem başarılı olup da mutsuz olan insanlar da var... Örnek aldığım birileri yok şu an... “Şu an” diyorum çünkü dönem dönem birilerini örnek alırdım ama bu aralar kendi üzerimde çalışıyorum ; ) Hatta sürekli eğitimlere gidip kendimi geliştiriyorum bile. Belki de “örnek alma” yaşını geçtim biraz.

Jim Morrison sağda solda karaladığı ve başkalarından esinlenerek yazdığı yazıları attıktan sonra özgün eserler üretmeye başladığını söyler. “Örnek almak” da bunun gibi bir şey; birilerini örnek aldığınız sürece siz gerçek siz olamıyorsunuz.

11. Hiçkimsenin göremediği bir özelliğin var mı? Varsa neden bugüne kadar gizli kaldı?

Çok var aslında; mesela evde yalnızken bol bol hoplayıp zıplayan bir kişiliğim... İnsanların bunu bilmemesinin nedeni de evde benimle fazla vakit geçirmemeleri. Mesela en son durup durup bir kız arkadaşımın evinde dans etmeye başladım; böylece de bu da gizli olmaktan çıktı. Evde yaptıklarım bana özel oluyor ama gizli mi? Asla değil; çünkü fırsat bulunca bunu dışarıda da bol bol gösteriyorum. Mesela ayda yürüyormuşum gibi filan yaparım... Ağır çekimde hareket etme olayı hahahah.... Şu an fark ettim ki fazlasıyla açık biriyim ben...

12. Seni en çok ne kızdırıyor? Bu kızgınlıkla baş edebiliyor musun? Edemiyorsan, neden?

İnsanların kendi paylarına düşen görevlerini yapmamaları beni çıldırtıyor. Kontrol delisi biri değilim; mesela işte birisine bir şey söylediğimde ya da yapmasını rica ettiğimde o insanın bunu yaptığına ya da hatırladığına inanmak istiyorum. Tamam ben de bir çok şeyi unutuyorum ama yaptıklarıma kıyasla unuttuğum şeylerin yüzdesi ufak kalıyor. Bu yüzde oranı artınca ve durup görevim olmadığı halde başka insanların işlerini takip etmeye başlayınca deliriyorum. Bunu karşımdakine çok fazla yansıtmamaya çalışıyorum. Ama insanım ve bazen çok gaz olduğum anlar oluyor... O zaman da bağırmamak adına konuşmuyorum ve kendi işime gömülüyorum. Tabii iyi olup olmadığı tartışılır...

13. Bugüne kadar yaşadığın en büyük hayal kırıklığın ne? Tekrar yaşama ihtimalin var mı?

“Hayal kırıklığı” garip bir deyim; üzülmek anlamında sorduysan üzüldüğüm anlar çok oldu; saymakla bitmez ve bunları yeniden yaşama ihtimalim var elbette... Hayatta karşınıza ne çıkacağı hiçbir zaman belli olmuyor. Ama hayal kurup onu gerçekleştirememek adına çok büyük bir hayal kırıklığı yaşayıp yaşamadığımı soruyorsan; üniversiteyi bitirdikten sonra yurtdışına gitmeyi ve bir daha dönmemeyi istiyordum. Yapamadım bunu anladığın üzere : ) Fakat çok mu büyük oldu? Hayır; hayat daha uzun...

14. Hangi markalar sinirlerini bozuyor? Neden?

Tekel takılan markalar (Microsoft gibi) sinirimi bozuyor. Microsoft kendini bilgisayar dünyasının tekeli olmaya adadı ve tüm rakiplerini haksız bir şekilde eziyor; rekabeti öldüren her şeyden nefret ediyorum. Bir de kendini olduğundan farklı gösteren ama içi boş sloganlarla takılan markalara kıl kapıyorum (Vestel – teknolojisinin Türkçesi – vay be)

15. Hangi markalara tutkunsun?

Marka tutkunu değilim; elbette bazı markaları özellikle alıp kullanıyorum ama bunlar kıyafet, ayakkabı, çanta vb. ürünler için geçerli değil. Daha çok kişisel bakım ürünleriyle ilgili... Çok bilinçli bir tüketici olduğumu düşünüyorum ve sırf prestij duygusu hissettirsin diye büyük markalardan alışveriş etmek gibi saplantılara takılmıyorum. Kaliteli olduğuna inandığım markalar var ama mutlaka fiyat – kalite kıyaslaması yapıyorum.

Örnek mi; şöyle söyleyeyim... Ben gidip bir Nike almam; Reebok alırım; zira gözümde Nike’tan çok daha kaliteli ve fiyatsal açıdan daha makuldur. Ama bu demek değil ki bir gün bir X markası çıkar, Reebok ile aynı kalite ve görsel tatmini sunar, gidip yine de Reebok alırım; hayır X’i tercih ederim... Hatta bu durumun benim pazarlamacı yönümle zıtlık oluşturduğunu düşünenler var ama ben buna inanmıyorum. Dışarıda henüz bana uyan bir marka bulamadım. Bir gün bulacağım ama bu gidişle onu ben üreteceğim. Sanırım o markayı da benden başka alan olmayacak : )

16. On sene sonraki hayatında bugünden farklı neler olacak?

Büyük ihtimal evli ve çocuklu olurum : ) İş konusunu hala bilemiyorum. 10 yıllık kalkınma planlarım bu aralar çeşitli farklılıklar gösteriyor. Belki kendi işim olur belki bir yerde yönetici olurum belki her şeyi bırakıp kendimi çocuk kitabı yazmaya adarım; belki hepsini birden yaparım ; )

Ama 10 yıl sonrası bende heyecan yaratıyor. Fakat o kadar uzun bir zaman ki plan yapamıyorum. Yapmak istediğim çok şey var ama bunlar plan değil; yani belli bir zaman diliminde ve ortamda yapılması gereken şeyler değil. Yapılacaklar listesindeki bir kaç madde sadece.

17. Seni benzer yaştaki, benzer işi yapan, benzer konumdaki kişilerden farklı kılan ne var?

Farklılık sanırım benim daha inançlı olmamdan kaynaklanıyor. Dünyayı da iş yaşantısını değiştirebileceğime inanıyorum. Buradaki sorun yapıp yapamamak değil; inanıp inanmamak. Çevremde benden çok daha zeki insanlar görüyorum ama ileride çoğundan daha başarılı olacağımı biliyorum. Çünkü başarı zekanızla değil inandıklarınızla ve onları nasıl savunduğunuzla ilgilidir. İstediğiniz kadar zeki olun; yaptığınız işe inancınız yoksa sıfırsınız.

İnsanların fark etmeme gibi bir problemi var; ben özel olduğumu fark ettiğim için farklıyım. Oysa diğerleri de benden farklı ama bunu fark etmiyorlar. Sanırım bunu bir şekilde insanlara yansıtıyorum. En azından beni okuyanlara yansıtıyorum.

Yazdığım şeyler bir çok insanın yazdığından farklı değil ama yazdıklarım benim keşfettiğim ve inandığım şeyler. Eğer bir şeyi yazarken ya da anlatırken ona inanmıyorsanız insanlar da inanmıyorlar.

18. Yakın bir arkadaşın kanunsuz bir iş yapsa polisi arar mısın?

Herkes hak ettiğini alır; kısa ve öz bir şekilde düşüncemi ifade ettim sanırım : ) Sonuçta kanunsuz iş yapması iyi bir şeye de yol açmış olabilir kötü bir şeye de... O nedenle bunu yapan kişi yaşanacaklardan dolayı oluşabilecek iyi veya kötü şeyleri de karşılamaya hazırlıklı olmalı... Bu bağlamda benim polisi arayıp aramamam önemsiz kalıyor. Çok felsefik ve manevi bir cevap oldu; ayrıntılar için bkz: karma felsefesi

19. Hangi filmdeki hangi karakterin hayatının senin hayatın olmasını isterdin?

Bruce Wayne’i tek geçerim.

Bruce Wayne’i benim için bu kadar önemli kılan Batman olmayı ve kötülükle savaşmayı kendisinin seçmiş olması. Gerek Süperman olsun gerek Spiderman veya X-Men olsun hepsi baba karakterlerdir : ) Ama onlar doğuştan veya sonradan kazandıkları özellikler sayesinde güçlü olmuşlardır. Süper kahraman olmayı kendileri seçmemiştir. Ama Bruce Wayne kendi seçimlerinin sonucunda Batman olmuştur. Üstelik de süper kahraman olacağım şeklinde de ortaya çıkmamıştır; çıksaydı zaten kendini dünyayı ele geçirmeye adardı. Tek yapmak istediği kötülükle savaşmak ve onu ortadan kaldırmaktır. Ünlü olmak gibi bir derdi yoktur. O nedenle diğer süper kahramanların içine düştüğü, “normal bir hayat süremeyecek miyim?” veya “sevgilim olmayacak mı benim” vb. kaygıları yoktur. Seçimlerinin farkında olan bir karakterdir kendisi.

Şu an fark ettim ki Batman hakkında methiye düzebilme kapasitesine sahibim.

20. Bir film yapmaya karar versen adı ve konusu ne olurdu?

İsmini bilmiyorum (yazılarıma başlık bulma konusunda da zorlandığım çok olur) ama konusu küçük şeylerin büyük olayları nasıl tetiklediğiyle ve aslında insanların sanıldığından çok daha yakın ilişki içinde olduklarıyla ilgili bir film olurdu. Gerçek anlamda kelebek etkisini ele alan bir film de diyebiliriz. Ana konu bu ama kafamda yan öğeler olmadığı için isim seçiminde kararsız kalıyorum.

Zeyno Günenç - Oyuncu

Balerin olmak istemiş; oyuncu olmuş.
Anne olmak istemiş; "Dominat Teyze" olmuş.
Uzun ömürlü bir evlilik istemiş; Okan Bayülgen ile bir evlilik macerası olmuş.
"Çocuklar Duymasın" istemiş; duymuşlar!

20 Soruluk Söyleşiler'deki konuğumuz Zeyno Günenç'den bahsediyorum. 'Gönenç' soyadı ile yanlış bildiğimiz Zeyno Günenç.

Çok olmadı tanışmamız, ancak bende bıraktığı ilk intibası halen devam ediyor: sevecen, samimi ve içten.

Böyle samimi ve içten biri olmasını, işinden çok kendine önem vermesinden kaynaklandığını belirtiyor. "Özel hayatımı daha ön planda tutuyorum. Çünkü önce kendi iç huzurum ve mutluluğum geliyor. Öbür türlü kendimi kaybolmuş hissediyorum, merkezim şaşıyor!" diyor.

Zeyno ilkokul ikinci sınıfdayken annesinin zoruyla bale eğitimi almaya başlamış. Büyüdükçe de içinde büyümüş bale aşkı. Ancak tiyatro sınavını kazanıp sahne tozunu yutmaya başlayınca tiyatro daha ağır basmış. Bale gösterilerine gittiğinde duygusallaşması bu yüzden.

Diplomalı bir sanatçı Zeyno. Fakat diplomanın 'sanatçı' olabilme konusunda yeterli olmadığını düşünüyor. Mimar Sinan Devlet Konservatuvarı’nda aldığı tiyatro eğitiminin kuşkusuz şu anki seviyeye gelmesinde büyük bir yarar sağladığına inanıyor fakat esas eğitimin profesyonel sahneye adım attığı ilk gün başladığını da itiraf ediyor. "O sahneye çıkmadan önce ne kadar eğitim alırsan al, ne fayda!" diyor Zeyno.

Konservatuvardan mezun olduktan hemen sonra 3 yıl mecburi hizmetini Bursa Devlet Tiyatrosu’nda yapmış. Daha sonra istifa edip bir yıllığına Kanada Vancouver’a gitmiş. Birçok özel radyoda yapımcı sunucu olarak da çalışmış. Radyo Tek (Londra), Power Fm, Radio XL bunlardan bazıları.

Süheyl ve Behzat Uygur ile aynı sahneyi paylaştığı “Üç Salakşörler” adlı tiyatro oyunu ile 3 yıl boyunca tüm Türkiye’yi gezmiş Zeyno Günenç. Televizyondaki ilk işi de "Eyvah Kızım Büyüdü" olmuş. Daha sonra da herkesin bildiği "Çocuklar Duymasın" dizisiyle tüm Türkiye tarafından tanınmaya başlamış. "Bu dizi 'Friends' gibi yıllarca devam edecek bir nitelikteydi. Çünkü hayatın kendisini işliyordu. Benim için gerçekten çok özel yeri var. Çünkü Türkiye beni o diziyle tanıdı ve sevdi" diyor.

Zeyno dizinin bitmesine çok üzüldüğünü, hayatının büyük bir bölümünü kapladığını ve ondan sonra belli bir boşluğun oluştuğunu söylüyor ama, o boşluğu doldurmakta hiç zorlanmıyor; "Tiyatroyu özlemişim. Bu sayede tiyatroya dönüş yapabildim".

Zeyno Günenç, Sezai Aydın, Şencan Güleryüz, Gamze Özçelik ve Fatma Murat ile birlikte, yönetmenliğini Ali Hürol'un yaptığı "Seni Seviyorum" isimli oyunu sergiliyorlar bugünlerde. Herkes rolünü iyi oynuyor, ancak Sezai Aydın ve Zeyno'nun performansları ek övgüyü hak ediyor.

Biz erkeklerin (genelde) çok kolay "seni seviyorum" diyemiyor olmamız İngiliz oyun yazarı William Douglas Home'un bu oyunu yazmasına neden olmuş 1968'de. Oyunun orijinal adı "The Secretary Bird". Oyun ismini Afrika'nın güneyinde yaşayan uzun bacaklı bir kuş adından almış; Sekreter Kuşu. Oyunda kuş sekreteri Gamze Özçelik canlandırıyor; bu da onun ilk tiyatro deneyimi. Başından geçen dramatik talihsizliğe rağmen çok güçlü ve moralliydi sahnede. Çok çalışarak umarım kalıcı olur tiyatroda.

Bakın Zeyno gelecekten neler bekliyor:
"Şu an istediğim noktadayım, çünkü hep seçtigim şeyleri yaptım. Hayat da seçimlerden ibaret değil mi? Bundan sonra ise tiyatronun yanında bir de sinema filminde oynamayı istiyorum. Özellikle Yavuz Turgul'un veya Uğur Yücel'in yeni çekeceği bir film... Gerçekci, oyunculuk edaları olmayan, gerçekten var olan anlar gibi hisssedebileceğim işler yapmak istiyorum. Sahnede veya sinemada 'yaratıklar' değil, 'insanlar' gördüğüm filmleri ve oyunları seviyorum."

"Kendini en zayıf hissettiğin, aynı zamanda da en güçlü olduğun yerdir tiyatro." demiş bir röportajında. Hayatın kendisi bir tiyatro değil mi zaten Zeyno?

İşte Zeyno'nun 20 Soruluk Söyleşiler'de verdiği cevaplar:

14 Nisan 2006

1. Herhangi bir kişinin en favori insanı mısın? Neden?

Annemin ve kardeşim Elif'in favorisiyim galiba. Benim bilmediğim, favorisi olduğum bir arkadaşım varsa en kısa zamanda söylerse çok mutlu olurum. Üstelik hiç şımarmam da. Bende varolmayan bir duygu şımarıklık.

2. Şu anda yaptığın işin dışında (hayattaki tüm işler kanuni olsaydı) ne iş yapmak isterdin?

Çok uçuk bir şey gelmedi aklıma. Yine oyuncu olurdum ya da şarkıcı. Kendini gösterme duygusu fazlasıyla olduğu için en uygun ikinci meslek şarkıcılık.

3. Yalan söylemenin sence uygun olduğu durumlar nelerdir? Beyaz yalan söyler misin, ne söylersin?

Beyaz yalanlar zaman zaman söylerim. İnsanlar üzülmesin diye... Bazen insanlara onların duymak istediği ufak, beyaz yalanlar söylemek lazım.

4. En son "… özelliğinden dolayı senle gurur duyuyorum" lafını kime söyledin? Hangi özellikti o?

Bir arkadaşıma, yanında ateşli bir telefon konuşması yapmama rağmen tek bir soru sormadığı için bu huyunu çok sevdiğimi söyledim. Ama gurur duymak değil, hoşlandığım bir huydu bu.

5. Aynı lafı en son sen ne zaman duydun? Hangi özelliğindi göklere çıkartılan?

İnsanları zor kaldıkları durumlardan kurtarmaya çalışırım. Görebilenler görür zaten...

6. Yaşayamadığın için pişmanlık duyduğun ne var?

Yarım kalan bir aşk!

7. Lisedeki takma adın neydi? Adını sevmiş miydin?

Takma adım yoktu. Keşke olsaydı.

8. Bir okul yaptırsan adını ne koyarsın? Neden?

Bilmem, hiç düşünmedim. Kendi ismimi koymayacağım kesin.

9. Ulaşamadığın biri ile tanışıp sohbet etme olanağın olsaydı bu kim olurdu? Ondan neler öğrenmek isterdin?

Atatürk hayatta olsaydı, ona bizi şimdi nasıl görüyorsun atam derdim!

10. Yaptığı işte mutlu ve aynı zamanda başarılı olan birisini tanıyor musun? Onu örnek olarak alıyor musun?

Yaptığı işten memnun çok insan yok etrafımda. Ama şikayet eden de yok. Zaten devamlı şikayet edenleri sevmem.

11. Hiçkimsenin göremediği bir özelliğin var mı? Varsa neden bugüne kadar gizli kaldı?

Kendimi ilk tanışmada ifade etmeye zorlamam. Özel huylarımı görenler görüyor zaten.

12. Seni en çok ne kızdırıyor? Bu kızgınlıkla baş edebiliyor musun? Edemiyorsan, neden?

Beni en çok kendi enayiliğim kızdırır. Dönen dolapları herkesten sonra anlarım.

13. Bugüne kadar yaşadığın en büyük hayal kırıklığın ne? Tekrar yaşama ihtimalin var mı?

O bana kalsın. Beklentilerimiz fazlaysa her zaman hayal kırıklığı yaşayabiliriz. Zaten bana bir arkadaşım söylemişti. Ölümden sonra en acı veren hayal kırıklığıymış.

14. Hangi markalar sinirlerini bozuyor? Neden?

Üzerinde fazlasıyla logo olan markalar.

15. Hangi markalara tutkunsun?

Marka tutkum yok, beğendiğim markalar var. Herhangi bir yerinde yazmaması lazım.

16. 10 sene sonraki hayatında bugünden farklı neler olacak?

Umarım kendime ait bir ailem olur.

17. Seni benzer yaştaki, benzer işi yapan, benzer konumdaki kişilerden farklı kılan ne var?

Fazla hırslı olmamam galiba.

18. Yakın bir arkadaşın kanunsuz bir iş yapsa polisi arar mısın?

Zor bir soru. Öncelikle kimsenin canına zarar vermemesi, hak yememesi lazım. Bilmem, haber verir miydim, vermez miydim. Duruma göre değişir.

19. Hangi filmdeki hangi karakterin hayatının senin hayatın olmasını isterdin?

Frida. Onun yaşam azmi, bütün zorluklara rağmen, akıllara zarar olağanüstü resimleri beni çok etkiledi. Ders alınacak çok şey olduğunu düşünüyorum.

20. Bir film yapmaya karar versen adı ve konusu ne olurdu?

Konusu hayatım olurdu ama yaşlanınca!

Haşmet Babaoğlu - Gazeteci, yazar, sosyolog.

Aşk yazarı değil; ilişkiler yazarı.
Spor yorumcusu değil; futbol yorumcusu.
Sosyal değil; asosyal.
Komik değil; melankolik.
Polyanacı değil, sosyolog.
Kaplan değil; kedi.
'Baba' değil; mütevazi.
Muhalif değil: yaşamdan taraf.
Herşey hafif; sevmek ağır.
Yanlışlarla kazanmak değil; doğrularla kaybetmek.
Bir ses gelseydi değil; sese kulak verseydik.
Dindar değil; şükür eden.
Akıl birliği değil; akılların birliği.

İşte 20 Soruluk Söyleşiler'de 5. konuğumuz Haşmet Babaoğlu'nun bugüne kadar bende bıraktığı izler.

NTV'deki 90 Dakika'da parmaklarını yukarı kaldırmış "Bir dakika! Buraya dikkat!" derken; TV8'deki Yaşamdan Dakikalar'da Hıncal Uluç, Sunay Akın ve Nebil Öz